Ben oldum bittim endişeliyimdir. Babam da öyledir. Bakıyorum oğlum da öyle. Demek bizim tohum böyle, ne yaparsın? Belki de insan türünün doğası bu, fakat bazıları bunu yönetebiliyor, bazıları hiç dışa aksettirmiyor, diğer bazıları da zaten umursamıyor. Çok gamsız tanıyorum, yalan değil. Belki de endişe hep var da onunla kurduğumuz ilişki değişiyor. Bunların cevabını ruh bilimcilere bırakmak lazım. 

 

Sloven düşünür Renata Salecl, endişeyle başa çıkmada bir yolun da fantezi kurmak olduğunu söylüyor. Fantezi bizim dilimizde sonradan çok yozlaşmış, alt anlamı üst anlamını bastırmış bir sözcük; daha çok cinsel bir çağrışımla algılanıyor. Oysa Salecl’in bahsettiği fantezi, kişinin hayatına anlam ve tutarlılık kazandıracak bir hikâye uydurması, dahası bu senaryoya kendini inandırması. Düşünür bunu nevrotik örnekler için söylüyor, kimi savaş gazileri ya da savaş sonrası toplumları gibi; ama fantezinin endişeye panzehir olma halini daha da ileriye götürmek mümkün sanki. Nitekim bütün inanç sistemleri, ideolojiler, mitler, dinler temelde bir üst hikâye kurarak, bir yandan insan yığınlarını ortaklaştırmaya, bir yandan da gelecek kaygısını ortadan kaldırarak hayatı bir anlam kolaylığına bağlamayı amaçlamıyor mu? 

 

Bilim insanları Orta Çağ insanının günümüz insanına göre daha az kaygılı olduğunu söylüyor. Zira o çağın insanı için hayat (her türlü eşitsizliğe rağmen) çok daha tutarlı, gelecek de büyük ölçüde dini inançlar ve dahi geleneklerle şekillenmiş bir belirginliğe sahip. Oysa modernizm öyle mi? Sürekli ve giderek daha hızlı değişen, katı olan her şeyin buharlaştığı, kimliklerin başkalaştığı, üstelik gelecekte olacakları bırakın bilebilmeyi, az çok kestirebilmenin bile imkânsızlaştığı bir çağ yangını. İnsanı merkeze alan, ama merkezin insanı kendine yabancılaştırdığı bir zaman dilimi. Endişeyse bu çağın mütemmim cüzü. 

 

Belki de dedeme göre daha endişeli, gelecekteki torunuma göre neredeyse gamsız olmam bundandır. Kim bilir? 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar